
“İlle gerekli miydi başkaları?”
(Anayurt Oteli, s.82.)
Herkes Anayurt Otel’inde bir süre misafir edilir. Ama kimse o otelde kalıcı olmaz. Ortalama 280 gün sonra barındırdığı tüm tekinsizliği ve sunduğu tüm özgürlük imkanlarıyla dünya bizi içine alır ve kucaklar (yeterince şanslıysak). Heidegger’in baktığı yerden ifade etmek gerekirse, benliğimiz dünyaya fırlatılmış (geworfen) bir olanaktır. Kesilen göbek bağımızın yerini tutacak, bizi besleyecek yeni bağlar kurma çabası içerisinde yeniden köklenmeye çalışacak ve ötekilere yönelecektir çekirdek programımız işlemeye başladıkça. Zaman zaman dış dünyanın belirsizliğinin dozu arttıkça “içimize/içine” kapanacak bir yuva arayışı da yoğunlaşır. Bu yuva bazen evimizin içi, bazen tanıdık birinin kolları, bazen de bir yer, artık geri dönülmesi mümkün olmayan anne karnının yerini tutan ana yurdumuz olacaktır. Uzak bazen sadece bir mesafe değildir. Uzaklık, uzak olan dışarıda bir yere değil; tam tersine, eve çok yakın, kişinin ruhsal evindeki nesneleri bir arada tutmaya dair yaşadığı zorluğa dair olabilir.
Göçe dair bu yazıda anlatılanlar göç deneyimini yakın zamanda yaşayanlar için daha anlamlı gelebileceği gibi, bir yandan da insanlığın ortak hikayesidir, çünkü hepimizin hikayesi bir zorunlu göç ile başlar.
Ortalama bir bireyin göç deneyimi, sadece kendi seçmediği dünyaya getirilme durumuyla sınırlı kalmaz. Birey doğduğu bu dünyanın yaşamaya değer olduğuna ikna edilirse kendine bir yer bulabilmek için bir dizi başka göç deneyiminden geçmeyi daha göze alır. Önce annesinin kucağından (muhtemelen aynı isimle anarak yaşanacak değişimin etkisini yumuşatmayı amaçlayan kollektif bilinçdışımızın çabasına rağmen bir annenin sıcaklığından yoksun bir araç olan) “ana kucağı”na taşınır. Zamanla, kendi ayakları üzerinde durmaya başlar; ilk olarak evden ayrılıp “anaokulu”na gider, daha sonra belki de dönmemek üzere “baba ocağından” ayrılır ve kendi yuvasını kurar. Sonra belki bazılarımız bu kurulu düzenlerini de bozmaya ve ana yurdundan da ayrılmaya karar verir ya da belki o düzen hiçbir zaman yeterince kurulamamıştır. Bu göç deneyimleri, istediğimiz şartlarda gerçekleşse bile (örneğin, yurtdışında daha iyi yaşam koşulları elde etmek, kaliteli bir eğitim almak gibi), geçmişte yaşanan birçok zorlayıcı ve kaçınılmaz ayrılık deneyiminin ruhumuzda bıraktığı etkileri tekrar canlandırır ve yeni bir çevreye uyum sağlama sürecini daha karmaşık hale getirebilir.
Dolayısıyla göç, sadece coğrafi bir değişim değil, aynı zamanda kişisel ve psikolojik bir dönüşümü de beraberinde getirir.
Özellikle Türkiye gibi politik ve ekonomik koşullar sebebiyle dış dünyanın yatırım yapması daha zor hale geldiği ülkelerden başka yerlere göç eden bireyler, yeni bir yaşam arayışında fiziksel olarak yer değiştirirken, ruhsal dünyalarında da derin değişimler yaşarlar. Geride bırakılan evde devlet babanın bazen yokluğu bazen ise saldırgan bir tavır içerisindeki varlığı sebebiyle gidenler bazen geri dönebilecekleri bir yer yokmuş gibi hissedebilir ya da geri dönüşü kabul edilemez bir başarısızlık olarak algılayabilirler. Bu durum adeta kesilen göbek bağının izinin kalmadığı, anavatanla (ve temsil ettikleriyle) kurulan bağın sanki hiç yaşanmamış gibi hissedildiği, içinde kalması bir hayli zor bir varoluşsal konum doğurarak gidilen yeni yerde kök salmayı da daha karmaşık hale getirebilir. Psikanalitik bakış açısıyla göç deneyimini ele almak, bu değişimleri anlamlandırmak adına önemli bir imkan sunar. Geçmişin, geride bırakılanın ve kaybedilenin adını koymak gidilen yeni yerlerde yeni anlamlar bulabilmeye ve kişinin bulduklarını içine alabilmesine olanak tanır. Böylece kişi gittiği yerin nesnelerini ve ötekilerini içine alarak bir “yabancı” olmaktan çıkarak gidilen yerin bir parçası haline gelmeye başlar.
Göç, ayrılık ve kayıp deneyimiyle başlar. Ve son göç de yine bir kayıp deneyimidir. Türkçe’de ölüme bu dünyadan göç denmesi bu anlamda manidardır.
Köklerinden ayrılan birey, tanıdık ve alışılmış olanla bağlarını koparır. Bu ayrılık ve kayıp duygusu, genellikle yoğun bir kaygı yaratır. Tanıdık olanın dışına çıkma ve bilinmeyenle yüzleşme korkusu, bireyin güvensizlik hissetmesine ve endişe duymasına yol açar. Yaşanan kaybın anlamlandırılması ve yasının tutulması, kişinin ruhsal olarak bu yeni koşullara uyum sağlamasının ön koşuludur. Göç sürecinde, birey kendi ruhsal evini yeniden organize etme çabası içindedir. Yas sürecinde olduğu gibi. Eskiden tanıdık olan düzen ve ilişkiler artık geçerli değildir. Yeni bir yaşam kurmak için, bireyin içsel dünyasında da derin bir dönüşüm gereklidir. Yavaş yavaş yerleşip kendine bir yuva kurarken bir yandan da bavulundan yanında getirdiğini bilmediği arzuları ve beklentileri çıkmaya başlar. Dolayısıyla varılan yerin bunlarla olan uyumunun/uyumsuzluğunun yarattığı yan etkilerle başa çıkmak zorunda kalır. Göç deneyimi, kişiyi dış dünyanın sunduklarına dair yaşadığı hayal kırıklıkları ve memnuniyetler arasında kendi içlerindeki çatışmalarıyla da yüzleştirerek yeni bir benlik entegrasyonu sürecini mecbur kılmaktadır. İnsan gittiği yere kendini de götürür, fakat gittiği yerde kalmak isteyenlerin önündeki en büyük imtihanlardan biri oraya adapte olurken kendi benliğinin bir kısmından vazgeçebilmektir. Her insanın kendi kısa tarihçesinde birçok kez daha yaptığı/yapmaya çalıştığı (yapamadığında büyüyemediği ve bireyselleşemediği) gibi, bu çatışmanın çözülmesinde de bireyin bir uzlaşmaya tabii olması gerekmektedir. Bir yandan da içine girilen yeni çevreye yatırım yapmaya devam edip, yeni ilişkiler kurma potansiyelini de sürdürerek bu ayrışmayı başarabilmek ise bu görevi bir yandan zorlaştıran diğer yandan ise kolaylaştıran bir faktördür. Yıllarını geçirdiği evden birkaç çanta ile başka bir yere göçen insanlar geride bırakabildikleri sayesinde gittikleri yerde evlerini tekrar dizayn etme şansı bulurlar. Dolayısıyla kişi kendini de götürdüğü bu yeni yerde var olabilmek için kendi olarak kalmamayı seçer ve kendinden (bir kısmından) vazgeçer ama bunu yaparken de kendine yeni bir ben bulma imkanı kazanır. Bu da evden hiç uzaklaşmamış bir çocuğun keşfetme şansı bulamayacağı kendi potansiyeliyle karşılaşmasına imkan sağlar.
Göç, sadece fiziksel bir değişim değil, aynı zamanda ruhsal bir yolculuktur. Psikanalitik bakış açısıyla göç deneyimini ele almak, bireyin yeni yaşam koşullarına uyum sağlamasına ve ruhsal olarak bütünleşmesine yardımcı olur. Kayıplara dair yasın işlenmesi ve anlamlandırılması, kişinin içsel dünyasını yeniden organize etmesine ve yeni bir yuvada kendine yer bulmasına olanak tanır. Psikoterapi, bu dönüşüm sürecinde rehberlik eder ve süreci destekler. Göç eden bireylerin bu dönüşüm sürecinde desteklenmesi, sağlıklı bir uyum sürecinin önemli bir parçasıdır.
Bu giriş niteliğindeki yazının ardından, göç konusunu daha derinlemesine ele alacağım bir yazı dizisine geçiş yapacağız. Bu yazılar boyunca, göçle ilgili daha kapsamlı birkaç başlığı detaylıca incelemeye çalışacağım. Yazılarda ele alınmasını istediğiniz konular veya sormak istediğiniz sorular varsa, ozanerkovan@gmail.com adresine yazabilirsiniz. Ayrıca, göç deneyiminizle ilgili psikolojik destek almak isterseniz, iletişim sekmesinden bana ulaşabilirsiniz.
Ayrıca yakın dönemde açılacak göç deneyimleri üzerine konuşacağımız destek grubuna katılmak isterseniz aşağıdaki formu doldurabilirsiniz. Grup kayıtları açıldığında daha detaylı bilgi için sizinle iletişime geçilecektir.

Yorum bırakın