Göçün Psikanalitik Yansımaları 2: Ayrılma ve Bireyleşme

“Tüm bebekler bir miktar kendilerini riske atma eğilimindedirler ve annelerinin sarmalayan kollarından biraz uzak dururlar. Motor beceriler açısından yapabilir olduklarında da annelerinin dizinden usulca aşağı kayarlar. Bununla birlikte olabildiğince annelerinin dizinin dibinde kalarak ya da emekleyip dönecek şekilde oynarlar.” 

(Mahler, 1974)

“Bir insan varmakta olduğu sonu bilir ama bir daha dönüp dönmeyeceğini, ilk başladığı yere geri dönüp o başlangıcı benliğinde tutup tutmayacağını bilemez.” 

(Le Guin, Yerdeniz Büyücüsü, s.131)

Psikanalitik bakış açısıyla yazılmış metinlerin, anlatacakları hikayeye her şeyin gaz ve toz bulutu olduğundan başlamak gibi kötü bir alışkanlığı vardır. Bu yazıda göç deneyimi boyunca geçmişin tekrar karşımıza nasıl çıktığını ve bugünkü deneyimlerimizi kendi renklerine boyayarak, dünyayı ve kendimizi algılamamızda nasıl etkileri olduğunu tartışmaya başlayacağım. Dolayısıyla en başa dönme, ilk yuvamız olan anne rahminden dünyaya yaptığımız zorunlu göçten başlama ihtiyacı hissediyorum. Çünkü belki böylece son yıllarda giderek artan bir hızla insanların uzayın derinliklerine bakmak ve güneş sisteminde kendine yeni yuvalar kurmaya dair fantezileriyle bir bebeğin annesinin yüzüne diktiği bakışları ve bulduğu her şeye dokunarak etrafını keşfetme çabası arasındaki ilişkileri daha görünür kılabiliriz. Bu ilişkiye dair dilbilimsel izlek takip edildiğinde doğmak fiilinin Eski Türkçe’de yükselmek anlamına gelen “toġ-” fiilinden türediğini görürüz. Kelimenin anlamsal evrimi muhtemelen “güneşin yükselmesi”nin “güneşin doğuşu” olarak adlandırılması ve bunu takiben bebeğin dünyaya gelişine “bebeğin doğuşu” denmesi şeklinde gerçekleşmiştir (Nişanyan Sözlük). Bu insanın doğduğu evden yıldızlara uzanan bitmek bilmeyen arayışını ve her şeyin başlangıcına, her şey gaz ve toz bulutu halinde evrenin sonsuz köşelerine dağılmaya başlamadan bir an önceki bir aradalığa dönmeye dair arzusuna ışık tutar ve insanın bu arzusunun tezahürleri olarak yaşamaya, sevmeye ve üretmeye dair yolculuğunu anlamlandırmaya yardımcı olabilir. Öte yandan da insan uğradığı geçici durakları evi yapmaya, onu tutan önemli bir ötekinin kucağının konforunu yeniden yaratmaya ve kök salıp hareketsiz kalmaya dair bir o kadar güçlü motivasyonları olduğunu düşününce şu çıkarımı yapmak daha da kolaylaşır; insanın sembolik dünyasında yuva arayışı sadece barınılacak bir yerden ibaret değildir. Dolayısıyla insan ruhsallığı için göç fiziksel bir mekan değişikliğinden ziyade varoluşa dair daha temel bir sürecin parçası olarak düşünülmelidir. Çünkü şiirsel bir düşsellikten doğan insan, gerçekliğin eksikle tanımlı dünyasında hayatı boyunca kendine bir yer aramaya devam edecek ve bu yolculukta uğrayacağı çeşitli duraklarda kendini defalarca yeniden tanımlayacaktır.

Evrimsel süreçlerin bir çıktısı olarak her insan prematüre doğmaktadır. İnsan yavrusunun fiziksel ve zihinsel olarak uzun süre hassas bir bakıma muhtaç halde doğması ona bakım verecek ve sürekli yakın takipte olacak bir ötekinin varlığını zorunlu kılar. Annenin rahminden annenin ruhsal küvezi olan kollarına ilk fiziksel göçünü gerçekleştiren çocuk aslında psikolojik olarak hala annenin içindeymişçesine, adeta anne-çocuk ünitesi birbirlerinin bir parçasıymışçasına var olmaktadır. Yani çocuk henüz bu bakım vereni bir öteki (other) olarak değil, kendisinin bir uzantısı olarak algılamaktadır. Bebek kendi sınırsız iç dünyasını dışarıda gerçek kılmaya aday tümgüçlü bir anneyle (m-other) karşı karşıyadır. İyi ki de böyledir çünkü onun ihtiyaçlarına duyarlı birinin üzerine titreyen bakımı olmadan hayatta kalması mümkün değildir. Bebeğin ağlamasının tonundan o bebekle yeterince vakit geçirmiş bir ebeveynin bebeğin neden ağladığını anlaması ve adeta onun zihninin içindeymişçesine istediği/ihtiyacı olan şeyi yapmasını ele alalım. Bakım veren bebeğin onu rahatsız eden uyarılmalarını (açlık, üşüme, dışkılama vb.) böyle bir uyumla ve başarıyla yatıştırabildiği sürece bu deneyimler bebeğin onu kendisinden ayrı bir öteki olarak görmesinin önüne geçmeye devam eder. Tabii ki böyle bir hassasiyeti uzun süre sürdürmek başarısızlığa uğramaya mahkum bir görevdir. Yeni doğmuş bir bebeğin ağlamasına telaş içinde koşan ve onu kucağına alan bir anneyi gözünüzde canlandırın ve sonra onu 6 aylık bir çocuğun annesinin bebeğinin ağlamasına vereceği tepkiyle kıyaslayın. Zaman içerisindeki yaşanacak küçük gecikmeler ve sunulan bakım şekliyle ihtiyaç duyulan arasındaki uyumsuzluklar, bu neredeyse simbiyotik bir yaşam biçimiymişçesine gerçekleşen deneyimin sona ermesine ve zaman zaman hayal kırıklığına uğratan bu bakım veren(ler)in kendi iradeleri olan ötekiler olduklarının anlaşılmasına sebep olur. Bu belirli bir düzeyde ayrışmanın başlamasına yardımcı olarak çocuğun dünyayı kendi ihtiyaçları üzerinden kendini sunan bir evren, hatta kendi arzularının yarattığı büyülü bir dünya olarak yaşamasının yerini gerçek nesneler almaya başlar. Böylece fiziksel doğumdan aylar sonra insan yavrusunun psikolojik doğumu da gerçekleşmiş olur.

İki ayağı üstünde duran insanın ellerini kullanarak dünyaya kendi yarattığı aletlerle şekil vermeye başlaması ve onu kısıtlayan çevresel koşulların karşısına (nesnenin yokluğunda onu zihninde temsil ederek) kendini konumlandırarak fiziksel olarak kendini doğadan ayrıştırmaya çalışmaya başlaması gibi; bebeğin benliğini keşfetmesinde önemli süreçlerden bir diğeri kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenip ve anneden uzaklaşabilmeye başlamasıyla gerçekleşir. Bu aynı zamanda anneye geri dönebilmek de demektir. Bu kez de bir an durup annesinden uzaklaşan bir çocuğun kaygıyla annesine bakışını ve sonra ona doğru koşusunu hayal edin. Bir de kendisine doğru koşan bir çocuğunu gören annenin yüz ifadesini. Artık çevresine etki etme gücü vardır çocuğun. Öte yandan çocuk bu süreç içerisinde sık sık annesi ile kendi isteklerinin çelişkiye düştüğünü fark ettikçe yaşadığı özerklik hissinin getirdiği coşku azalarak yerini ikircikli bir duygusal hale bırakacaktır. Annenin yanında kalma arzusu ile ondan uzaklaşma isteği arasında kalmıştır. Hem onu kısıtlayan bu anneye yönelik öfkesini hem de kaygılandığında yanında yatışabildiği bu anneye olan ihtiyacının yarattığı çatışmayı gelişmekte olan benliğine sığdırmakta zorlanmaktadır. Bu da bir an anneye yapışan ve bir an sonra ondan tekrar uzaklaşan çocuğun ısrarlı tekrarlamalarına sahne olur. Ne onla olabilmektedir, ne de onsuz. Annenin bu süreç içerisinde tutarlı tepkiler vermesi ve özerkleşme yönünde hafif ve temkinli cesaretlendirmesi sayesinde zamanla sınırlarını genişleten benlik bu çatışmalı deneyimleri kapsayabilir hale gelecek ve belli bir içsel nesne sürekliliğine ulaşacaktır. Bu sayede çocuk anneyi bir bütün olarak zihninde temsil edebilir ve ondan uzaklaştığında kaybolmayacağını, uzaklaştığı için onu cezalandırmayacağını ve döndüğünde orada onu rahatlatacak birisi olduğunu bilir. Böylece aralarındaki güven duygusu giderek gelişir. Anne belki birisi olduğu kadar bir yer olarak vardır. Çocuk artık evden çıksa da dönebileceği bir yuvaya, kendini kaybettiğinde takip ederek evin yolunu bulabileceği bir ilişkisel bağa sahiptir. Bu dönem Margaret Mahler’in erken çocukluk dönemindeki psikososyal gelişim aşamalarını tarif ettiği Ayrılma-Bireyleşme teorisinde özellikle bireyleşmenin sağlanmasında önemli bir yer tutar (Mahler, 1974). 

Peki bütün bunların göçle ilişkisi nedir? Göç, Mahler’in gelişim evrelerindeki ayrılma-bireyleşme dönemine benzer bir şekilde, kişinin tanıdık olanla arasındaki bağları yeniden organize ederek kendine yeni bir benlik kurma çabasını simgeler (Akhtar, 1999). Eğer erken çocukluk döneminde anne ile ayrışılmış ve dış dünyada uzaklaşılan annenin yukarıda değindiğimiz mekanizmalar sayesinde tutarlı bir içsel temsili inşa edilebilmişse, kişi göç ettiği yerde yalnız değildir. Ötekilerin dünyasına kendini katarken, ötekileri de kendine katmayı başarmıştır. Fiziksel olarak uzakta da olsalar da aslında ebeveynlerini güvenli bir yuva temsili ve kaygıyı yatıştırabilme fonksiyonu olarak kişinin benliğine katılarak göç yolculuğuna onunla beraber çıkmıştır. Böylece kişi kaygısını yatıştırabilme ve belirsizliğe tahammül edebilme kapasitesini belli bir düzeyde koruyabilir. Adeta kaygılandığında anında dönüp sarılabileceği, destek alabileceği bir annenin çok yakındaki (kendi içindeki bir temsil olarak) varlığının güvencesini hisseden bir çocuk gibi. 

Türkiye’deki ortalama bir ebeveynin çocuğunun özerkleşmesine, uzaklaşmasına, ayrışmasına olan tepkisi yukarıda tarif ettiğimiz ideal senaryoya kıyasla bir hayli kaygılı ve bireyleşmeye izin vermeyecek kadar tutucu (çocuğu fiziksel ve ruhsal olarak tutan ve mevcut durumun değişimine direnen) olmaktadır. Bu durum özerkleşme yolunda çocuğun ya kendini bu ilişkiden çekip koparması ya da bu ısrarlı tutuma teslim olarak bireyleşme yolunda ilerlemekten vazgeçmesi (dolayısıyla benliğin güçsüz ve görece ilkel bir düzeyde gelişiminin duraklaması) anlamına gelmektedir. İkinci durumda yaşanan teslimiyet, bireyin içsel olarak kuramadığı kendilik değerini ona sunan ilişkilere muhtaç hissetmesine, bir taraftan da bu durumdan dolayı (kendiliğini teslim ettiği için) onu teslim alan bu insanlara öfke duymasına sebep olur. İlerleyen yıllarda kendisini tutan annenin kollarının yerini içinde sıkışmış ama ona muhtaç hissettiği çeşitli ilişkiler/mekanlar alır. İlk durumda ise kendini yutmasından korktuğu ebeveynden uzaklaşma çabası içerisinde ihtiyaç duyduğu kadar ikircikli duygularını dengelemek için destek alamadan kendini ebeveynden uzaklaştıran çocuk (tekrar yakınlaşıp yakıt ikmali yaparsa orada mahsur kalmaktan korkarak kendi henüz gelişmemiş içsel kaynaklarına muhtaç bir şekilde) gerçeklikten uzaklaşır, olduğundan daha olgun bir kendilik idealine tutunarak büyüklenmeci beklentilere kapılabilir. Bu gerçeklikle uyumsuz beklentiler hayal kırıklığına uğramaya mahkumdur, sonuçta doğal olan yürümeyi düşe kalka öğrenmektir. Ama narsist uçmanın şehvetine kapılarak kanatlarının balmumundan yapıldığını unutan İkarus gibi yükselmeye devam eder. Güneşe yaklaştıkça, balmumunun eridiğini, kanatların kopmaya başladığını fark edemez. Sonunda kanatlar kopar ve İkarus düşerek boğulacaktır. Çünkü dışsal sıcaklığı ölçebilecek bir içsel termometreden yoksun şekilde çıkmıştır bu yola, bu ölçme araçlarını geliştirebilecek imkanı olmadan bir kopuş/duraksama yaşanmıştır gelişimsel süreçlerde. Uçmak demişken belki bu yüzdendir ki, Anadolu mitosunda leylek görmek o yıl çokça seyahat edileceğine, yeni yerlere gidileceğine dair bir imge olmanın yanı sıra leylek, dünyanın pek çok yerinde çocuklarla cinsellik üzerine konuşmantan kaçınmak için başvurulan “seni leylekler getirdi” söyleminin de öznesidir. Muhtemeldir ki çocukların leyleklerin gagasında uzaklardan getirilen nesneler olarak düşlenmesi çocuklar için değil de asıl onlardan ayrışabilmek için kendileriyle çocukları arasına bu düşlemi yerleştirmeye çalışan ebeveynlerin ihtiyaçlarına hizmet etmektedir.

Göç deneyimini ruhsal olarak zor kılan göçmeni tam da bu ikircikli deneyimlerin içinden yeniden geçmeye mecbur bırakmasıdır. Daha önceki ayrılık deneyimlerinden farkı ise hem bu ayrılık sürecini bizim için kolaylaştıracak bir fiziksel bakım veren, hem kapsayıcı bir ana vatanın sınırları, hem de deneyimlerin ifade edebileceği ana dilden mahrum bir şekilde bu krizin içinden geçmek zorunda kalınmasıdır. Özellikle son dönemde Türkiye’nin mevcut sosyoekonomik ve politik koşulları sebebiyle ülkeden ayrılan göçmenler, gittikleri yerlerde daha iyi fiziksel koşullarla karşılaşsalar bile bir yandan adaptasyona dair göç sürecinin doğal zorluklarıyla, diğer yandan ise geride bıraktığı tanıdık ve bilindik dünyaya dair özlemle yüzleşirler ve kendilerini tam da erken dönem ayrılma ve bireyleşme döneminin dinamiklerine benzeyen bir ruhsal krizin içerisinde bulurlar. Bu süreçte çeşitli sabitler, bilindik ve tanıdık alanlar kurmak gibi çabalara girişmekten, gelinen yeri ve geldikleri yerdeki kendiliklerini idealize etmeye varan farklı duygular arasında hızlı geçişler yaşayabilir, bu süreçle başa çıkmak için daha önce maladaptif olsa da bilindik olan savunmalara başvurabilirler. 

Göç eden kişi, gittiği yere yanında götürdüğü kendiliğini içine girdiği çevrenin etkisiyle şekillenen yeni kendilik temsilleriyle aynı potada eritmeye çalışır. Beden imgesinden başlayarak, ruhsal ve toplumsal bir bütünlüğe doğru genişleyerek oluşturduğu kendilik algısı göçle beraber parçalı hale gelmiştir. İçsel sürekliliğin sekteye uğramasının yarattığı kaygının yatıştırılabilmesi için geride bırakılanların bir kısmından vazgeçerken bazılarının içselleştirilerek benliğe katılması, gidilen yerden yeni deneyimler ve nesneleri benliğe entegre edilmesi ve bunları bir arada tutabilecek bir kimliğin yeniden inşa edilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla göç yeni bir yere gitmek kadar yeni biri haline gelmeye dair bir zorluktur. Belki de bu sürecin dinamiklerini hem hayatıyla hem yazdıklarıyla yansıttığını düşündüğüm, yaşamı boyunca birçok kez göç eden ve hayattayken şiirleri bir araya getirilip kitaplaştırılmamış olan Kemalettin Kamu’nun Gurbet şiirindeki şu satırlarla çok daha kısaca ifade etmek mümkündür:

“Ben gurbette değilim,
Gurbet benim içimde…” 

Ayrıca 70’li yılların popüler müzisyenlerinden, yakın geçmişte ise özellikle Avrupa Yakası’ndaki performansı sonrası oyuncuğuluyla ön plana çıkan Hümeyra’nın yorumuyla dinleyebileceğiniz bir bestesi de var Gurbet şiirinin: 

Gurbet bir geçiş alanıdır. Bu geçiş alanı, kişinin tanıdık olanla arasındaki bağları yeniden organize ederek kendini yeniden kurma baskısı altında kalışını simgeler. Adeta bir çocuğun dünyaya fiziksel olarak doğuşu ile ruhsal olarak doğuşu arasındaki zaman farkına benzer bir şekilde bu geçiş alanında kayıp hissi, belirsizlik ve kimlik arayışı gibi zorluklarla karşılaşır. Dolayısıyla yerinden edilmişlik hissiyle başa çıkmak zorundadır. Tanıdık olanın bıraktığı boşluk, yeni bir yerde kurulan bağlarla doldurulmaya çalışılır. Kendisini ait hissettiği yerlerin arasında bir denge kurmaya çalışırken, kendi kimliğini yeniden inşa etme sürecine girer. Fakat birden çok kimlik parçasının bir aradalığı ve bu parçaların bir benliğin içerisinde kendilerine yer edinme çabaları kendi içinde yeterince zorlayıcı iken, göç sürecinde bu denkleme gidilen yere dair dışsal koşullar da dahil olur. Dolayısıyla benliğin yeniden inşası sadece geçmişin ışığında değil, göçmenin parçası olduğu sosyo kültürel değişkenlere bağlı olarak şekillenecektir.  

Kültürel ve sosyal etkileri göz ardı etmeyen bir psikanalitik göç okuması yapmak için Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün habitus kavramı, göç sürecindeki psişik ve sosyo kültürel dinamiklerin bir arada çalışarak göçü oluşturan koşulları nasıl belirlediğini anlamaya yardımcı olabilir. Bourdieu’ye göre, habitus bireyin içselleştirdiği, sosyal dünyayı algılamasını, deneyimlemesini ve onunla etkileşime girmesini sağlayan yapıdır (Bourdieu, 1977). Karmaşık süreçlerden oluşan bir networkün fiziksel, sosyal ve psişik olanı birbirine bağladığını ima eder. Günün sonunda sosyal ve kültürel ortamımızın ve tarihin içinde bulunduğumuz noktasındaki zamanın ruhunun kendimizi ve çevremizi algılamamızdaki etkisini görmezden gelemeyiz. Bu dışsal kısıtlamalara kişinin kendi tarihçesi ve bilinçdışı dürtülerin dayatmaları da eklenerek aslında göçmenin kendi benlik inşa sürecinin gerçekleşeceği çok zamanlı ve çok mekanlı bir kişilerarası geçiş alanı ortaya çıktığını varsaymak mümkündür. 

Tam da bu koşullar altında göçmenin dinamik ve sürekli kimlik inşası başlamaktadır. Kişinin geldiği yerden getirdiği kendilik parçalarının, içine girdiği yeni kültüre uyum sağlama çabasıyla çevreyle ilişkilenmeye çalıştığı bu süreçte belirsizliğin ve zaman zaman yaşanan içsel beklentilerle dışsal gerçeklikler arası uyumsuzlukların sonucunda göçmenin kendini yatıştırmakta zorlanması ve yoğun bir kaygıyla yüzleşmesi beklenebilir. Zaman içerisinde bunun içsel ve dışsal süreçlerin dengelenmesi sonucunda azalacağını ön görebiliriz fakat tüm bunlar göç fikrinin oluşmasını takiben başlayan ve uzun zamana yayılarak pek çok durağa uğrayan süreçlerdir. Uğradığı her durakta gerçeklikle girilen çeşitli içsel ve dışsal pazarlıklardan geçer. Bu dinamiklere bir sonraki yazıda daha detaylı değineceğim. 

Göç, içsel çatışmalar, belirsizlik ve kaygılarla dolu olsa da, aynı zamanda, kişinin kendini keşfetmesi, büyümesi ve gelişmesi için bir fırsattır. Yeni bir kültürü keşfetmek, farklı insanlarla tanışmak ve çeşitli deneyimler yaşamak, kişinin kişisel büyümesine ve gelişimine katkıda bulunabilir. Psikoterapi, bu dönüşüm sürecinde rehberlik eder ve süreci destekler. Göç eden bireylerin bu dönüşüm sürecinde desteklenmesi, sağlıklı bir uyum sürecinin önemli bir parçasıdır. Gelecek yazılarla ilgili önerilerinizi paylaşmak, göçün psikolojik etkilerine dair aklınıza takılan soruları iletmek veya kendi göç sürecinizle ilgili bireysel destek almak için bana ozanerkovan@gmail.com adresi üzerinden ulaşabilirsiniz. Ayrıca göç deneyimlerini paylaştığımız, ortak zorluklara dair birbirimizin ürettiği çözümlerden öğrendiğimiz ve bunları psikanalitik bakış açısıyla yorumlayarak anlamlandırmaya çalıştığımız online grup çalışmalarına katılmak isterseniz daha detaylı bilgi almak için başvuru formunu doldurabilirsiniz:

https://forms.gle/x9LvRKMrpesxPk9C9


Kaynakça

Akhtar, S. (1999). Immigration and identity: Turmoil, treatment, and transformation. Jason Aronson.

Bourdieu, P. (1977). Outline of a Theory of Practice. Cambridge University Press

Lacan, J. (2007). Ecrits (B. Fink, Trans.). WW Norton.

Mahler, M. S. (1974). Symbiosis and individuation: The psychological birth of the human infant. The Psychoanalytic Study of the Child, 29, 89–106. 

Mitchell, S. A., & Black, M. J. (1995). Freud and beyond: A history of modern psychoanalytic thought. Basic Books.

Nişanyan Sözlük. (2024, 23 Nisan). Doğum