Öznellik ve Üçüncü Mekanlar: Aidiyetin Mekânı Neresi Olabilir?

Yazının orjinali, SOBER dergisinin 4. sayısında yayınlanan Zeynep Özar’ın “Aidiyetin Mimarisi” isimli metninin bir parçası olarak hazırlanmıştır. Aşağıdaki yazı, dergide yer verilen kısımların psikanalitik kavramlarla genişletilmiş halidir. 

Yakınlaşma ihtiyacı ve bağımsızlaşma arzusu arasındaki temel çelişki birey ve toplum arasındaki birçok dinamiğin temelini oluşturur. İnsan, kendini ancak ötekinin gözünde bulur. Kendi sözünde ise ötekinin sözünü. Peki bu benle öteki arasında kurulan ilişkinin etrafını saran, kapsayan mekanlar nerededir? İnsanların birbirine farklı bir bağlamda dokunabildiği karşılaşmalar hangi mekânlarda yeşerir? Üçüncü mekânlar, kolektif aidiyet duygusunu yeşerten yerler midir? Bu mekânlar da yavaş yavaş yok olurken veya değişirken birbirimize yabancılaşmaya mahkûm muyuz? Veya kendimize? Aidiyetin mekânı neresi olabilir?

Aidiyet, çoğu zaman köklere, bir gruba ya da belli bir coğrafyaya bağlanmakla tanımlanır. Ancak göç, yerinden edilme ya da çoklu kimliklerle yaşama deneyimleri bize gösterir ki, bu aidiyet anlayışı bireyin öznelliğini kapsamakta dar kalır. İnsan kendini yalnızca sabit bir mekâna değil, geçişlere, kesişimlere, aradalıklara da bağlı hissedebilir…

İşte bu noktada üçüncü mekanlar fikri belirir: Bhabha’ya göre üçüncü mekân, farklı kimliklerin karşılaşarak birbirini dönüştürdüğü, sabit anlamların çözüldüğü ve yeni öznellik biçimlerinin mümkün olduğu ara bir alandır (Bhabha, The Location of Culture, 1994). Bu bakış, aidiyeti yalnızca köklere veya ulusal sınırlara indirgemek yerine, ilişkisel ve dinamik bir süreç olarak düşünmeyi sağlar. Ne evin ne de kamusal alanın tam kendisi olan, ama bu ikisi arasında köprü kuran, geçici ya da kalıcı, resmi ya da gayriresmi buluşma zeminleri. 

Donald Winnicott’un “geçiş alanı” kavramı, bu süreci anlamak için bize bir kapı aralar. Geçiş alanı, içsel gerçeklik ile dış dünya arasında salınan, oyun ve yaratıcılıkla beslenen bir ara bölgedir. Bu alanda, birey eski nesne ilişkilerinin sabit kalıplarından kurtularak, yeni ötekilerle, yeni ilişkisel biçimlerle tanışır. Oyun, burada yalnızca eğlenceli bir aktivite değil, aynı zamanda benliğin ve nesnelerin yeniden yapılandırıldığı, geçmişin dayattığı imge ve şemaların doğaçlamayla sorgulanıp evrimleştiği bir arenadır. Geçiş alanı, gerçekliğin ne olduğuna dair iddiaların yetersiz kaldığı, sabit bir tanım arayışının ötesine geçebilen bir zemindir. Bu anlamda, dış gerçekliğe dair “bilgiye” sahip olduğunu iddia eden aktörlerin ötesinde, hayali savunan ancak hayali gerçek kılma çabasına girmeyen bir alan olarak işlev görür. Yani geçiş alanında, geçmiş içsel deneyimlerin baskısına direnmenin ötesinde, iktidarın bireyi toplumsal normlar, kurallar ve disiplin mekanizmaları aracılığıyla kendine tabi kılma çabası, oyunun sunduğu doğaçlama ve yaratıcılık imkanlarıyla sarsılır. 

Üçüncü mekânlar, tam da bu geçiş alanının toplumsal uzantılarıdır. Bu alanlarda birey, içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin dayattığı kalıpları sorgulayıp, yeniden yapılandırma fırsatı bulur. Kişisel tercihler ve aktif seçimler, geçmişin sabit ve belirlenmiş kalıplarını aşıp, çokanlamlılık içinde, ötekilerle, bilinmeyenle karşılaşmayı mümkün kılar. Böylece ruhsal varoluş, kendi önceden belirlenmiş senaryolarının dışına çıkarak doğaçlama yapar; benliğin yerleşik düzenine sığmayan yeni ifadeler ortaya çıkar. Bu esneklik, bireyin hem kendi içsel dünyasında hem de toplumsal bağlamda, dış gerçekliğin ötesinde, onu reddetmeden ama mümkün olduğu kadar dekolonize ederek, yeni ötekilerle buluşmasını sağlar. Winnicott’un vurguladığı gibi oyun, gerçek ile hayal arasındaki sınırları keşfettiğimiz bir sahnedir. Üçüncü mekânlar da bu oyunun oynandığı, benliğin farklı dışavurumlarının kendilerini daha özgürce ifade edebildikleri alanlar olma potansiyeline sahiptir.

Göç deneyimiyle bu üçüncü mekanların anlamı daha da belirginleşir. Yeni bir ülkede, dilini tam bilmediğiniz, alışkanlıklarını tanımadığınız bir toplumda “ev” duygusu kırılganlaşır. Bu kırılganlık içinde üçüncü mekanlar, göçmenin hem kendini ifade edebildiği hem de başkalarıyla yan yana var olabildiği alanlar haline gelir. Mahalledeki bir kütüphane, çok kültürlü bir dernek, ortak mutfak kullanılan bir yaşam alanı ya da çevrimiçi bir destek grubu, göçmenin köprü kurduğu aidiyet mekânlarıdır. Bu alanlar, “nereden geldim” ile “şimdi neredeyim” arasındaki boşluğu taşıyabilecek kadar esnek, kapsayıcı ve çoğulcu oldukları için değerlidir. Ait hissettiğimiz şeyler ve mekanlar benliğimizin birçok parçasını kapsayan ve farklı taraflarımızı deneyimleyebilmemize imkan sağlayan yerlerdir. İlk anda ötekilerin gözlerinden uzakta olmak böyle bir özgürlüğü sağlayabilirmiş gibi hissettirse bile bu da başka bir soruna; yalnızlığa ve bağlantısızlığa yol açar. Hem ilişki kurabildiğimiz hem de kendiliğimizi spontane bir şekilde dışa vurabildiğimiz alanları üçüncü mekanların akışkan, çoğul ve ilişkisel doğasında aramak, belki de günümüz dünyasında hazla gerçekliğin uzlaşabileceği bir zemini mümkün kılabilir. 

Üçüncü Mekânların Psikodinamiği

İnsan benliğinin inşasında, psikanalitik nesne ilişkileri kuramı, erken dönem ilişki deneyimlerinin içselleştirilmiş temsillerinin, hem ben dediğimiz şeye hem de ötekilere dair içsel yapılarımızın nasıl şekillendiğine ve hayat boyu da şekillendirmeye devam ettiğine dikkat çeker. Bu içsel temsiller, bireyin kendini ve başkalarını algılama biçimini belirler. Benlik, sadece öznel bir varoluş değil, aynı zamanda bu içselleştirilmiş nesnelerle kurulan dinamik ilişkiler ağı içinde, duygu yüklü temsiller aracılığıyla şekillenir. Bu süreç, yalnızca bireysel bir iç yolculuk değil, aynı zamanda mekânsal ve ilişkisel bir deneyimdir. Ev ve iş gibi uzun süre vakit geçirdiğimiz mekanlar, çoğu zaman geçmişte edinilmiş nesne ilişkilerimizin, çocukluk deneyimlerinden gelen kalıpların ve içselleştirilmiş imgeleşmelerin dışavurumları olarak karşımıza çıkar. Bu mekanlar, bizim aktif seçimlerimizle belirlenmiş olsa da, çoğu kez bilinçaltımızın ve geçmişimizin dayattığı sahneler olarak, belirli şemalarla örtüşür. Üçüncü mekânlar; kafeler, parklar, kütüphaneler, sokaklar gibi; sadece kişisel tercihlerle var olmaktan ziyade, pek çok farklı aktörün – toplumsal, kültürel ve mekânsal – katkısıyla şekillenen, öngörülemez ve kolektif bir etkileşim alanı sunar. Bu alanlar, bizi kendi bilindik şemalarımızın dışına çıkararak, yeni ötekilerle ve beklenmedik karşılaşmalarla yüzleştirir. Böylece ruhsallık, kendine özgü scriptlerinin dışına çıkarak, doğaçlama yapma zorunluluğuyla/imkanıyla karşılaşır. 

Özneleştirme pratiklerinde, dışarıdan dayatılanın içsel olarak kişinin benliğiyle uyumlu hale getirilmesi için gerekli dönüşümün gerçekleştirilmesini sağlayacak mekanizmaların işlemesi için gereklidir bu alanlar. Diğer türlü dış “gerçekliğin” dayattığı anlamın fallik/penetrative kapasitesi kastre edici (çelişen içsel anlamları budayan) veya infantalize edici (gelişime alan açmayan) hale gelebilir. İç dünyanın farklı arzularını bastırdığı, bunun suçluluğunu taşıdığı ve asla “ait” hissedemediği çünkü aslında içinde bastırılmış da olsa sürekli harekete geçen oraya ait olmamak için çabalayan dirençlerin varlığını hissetttiği bir zemin ortaya çıkabilir. Ama artık içeride de o dünyaya neredeyse işgalci olarak, hiçbir sindirilme, adaptasyona maruz kalmadan girmiş benlik parçaları olduğu için kişi kendi ruhsal evinde de oraya “ait” hissedemeyebilir. Yani kendine yabancı hale gelir. İç dünyası tanımadığı parçalarla dolar, kendi evi tekinsiz bir hal alabilir; özellikle kişi, kendisiyle tanışabilmesine izin veren ötekilerle ve buna alan/zaman tanıyan mekanlarla buluşamayınca.

Kişinin kendisiyle yine ve yeniden tanışabileceği mekanları tanımlayan önemli kavramlardan biri spontanitedir. Çünkü spontanite, bilinçli zihnin bedenin hızına yetişmeye çalışmadan içsel bir ifadeyi dışa vurmaya izin vermesiyle ortaya çıkar. İnsanın kendi kendine güvenmeyi pratik etmesi gibidir. Kişi arkasına bakmadan kendini bırakabilir, orada beni tutacak bir ben olduğuna yada en azından düşerse kaldıracak, yaralarını saracak bir parçasının varlığına güvenerek… Dolayısıyla spontaniteyi mümkün kılan mekanlarda, insan kendiyle karşılaşır ve ötekini de tanıyabilir.

Ancak, hayatımızda hem bize hem de başkalarına ait olan bu alanların, üçüncü mekânların, azalması ciddi sosyal ve psikolojik sonuçlar doğurur. Bu mekânlara erişimin zorlaşması, bireyin iç dünyasıyla olan bağını da zayıflatabilir. Spontane etkileşimlerin ve yeni ötekilerin yokluğu, bir tür ruhsal çoraklığa neden olur. Eğer görüldüğümüz alanlar yalnızca spesifik performanslarla sınırlıysa, görünen ben, aslında benliğin makul bulunan bir parçasından ibarettir. Dolayısıyla benliğimizin birçok parçası dış dünyayla ve birbirleri ile temas edemez hale gelir. Oyunun ve yaratıcılığın yerini, katı kurallar ve beklentiler aldıkça, birey kendine yabancılaşır. Kendi ruhsal evinde misafir haline gelir. İç dünyasının çeşitli parçaları arasında temas azaldıkça, farklı benlik parçaları kendi yalnızlıkları içerisinde giderek kendilerine benzemeye başlar. İçsel benlik temsillerinin birlikte var olmakta zorlanan parçalarını bir arada tutmaya çalışmak giderek psişik olarak zor ve maliyetli hale gelecektir. Üçüncü mekânlar, bu teması yeniden kurmak için bir fırsat sunar.  Ötekiyle beraberken kendini görmeye alan tanıyan karşılaşmalar, bireyin kendi içsel ötekilerini de bir araya getirebilmesine olanak tanır. Ancak bu fırsat, giderek daralan bir alana sıkışmaktadır.

Üçüncü Mekânların Azalmasının Sonuçları: Spontanlığın Kaybı

Üçüncü mekânların azalmasıyla birlikte sadece benliğin otantik dışavurumlarının daha kolay ortaya çıkmasına imkan tanıyan toplumsal geçiş alanlarından mahrum kalmış olmayız, aynı zamanda çeşitli içsel zorluklarla (stres, kaygı, depresyon vb.) başa çıkmaya çalışırken, ihtiyaç duyduğumuz ilişkisel kaynaklara ulaşmakta da zorlanmaya başlarız. Öte yandan, spontan “çocuk oyunları”nın yerini, kuralları belli “yetişkin hayatının” kurulu düzeninin almasının getirdiği bir rahatlık da vardır. Belirli düzeyde sabitlik, belirsizliğin yarattığı kaygıları taşıyabilmemizi mümkün hale getirir. Bu, bir anlamda insanın öngörülebilirliğe sığınarak kendini güvende hissetme ihtiyacı ile ilişkilidir. Bir hayli kırılgan canlılar olarak, bazen ölümün dehşeti karşısında, üzerinde kontrol sahibi hissettiğimiz çeşitli sürekliliklere tutunarak kendimizi yatıştırmaya çalışırız. Ancak bu durum, içerisinde yaşamın akabileceği alanlara izin vermezse, uzun vadede yaratıcılık ve canlı ilişkisel deneyimlerin önünde bir engel oluşturmaya başlar. Ve tam da kaçındığımız şeyi deneyimlediğimiz bir cansızlığın ve durağanlığın içerisinde kendimizi bulabiliriz. 

Spontanlığa kapalı, tanıdık ve kontrollü çevrelerde kalmak, başlangıçta kaygıyı yatıştıran bir geçici güven hissi sunsa da, yaşamın üretkenliğini sınırlandıran bu koşullarda ölümü çağrıştıran bir şey vardır. Dolayısıyla eve benzeyen fakat kendinizi evde hissedemediğiniz bu koşullarda, başlangıçtaki güven hissi yerini yavaşça tekinsizliğe bırakabilir.

Fakat uzun süre yalnızlığın konforuna teslim olduktan sonra, artık bu koşulları değiştirmek için çabalamamız gerektiğinde, yeni ilişkiler kurmanın külfetine katlanmak zorlayıcı ve giderek daha kaygı verici hale gelebilir. Ne sunacağı ve neyi arzuladığı belirsiz ötekilerin beklentilerini karşılayamamaktan veya beklentilerimizi karşılamamalarından duyduğumuz korku ve kaygılar, bireyi daha da içe kapanmaya itebilir. Spontan etkileşimlerin yerini, sınırları net çizilmiş ve kontrollü ilişkiler almaya başlar. Bu durum, bireyin iç dünyasından taşan duygulanımsal ifadelerin kapsanabileceği ilişkilerden ve bunları işleyebileceği alanlardan yoksun kalmasına sebep olur. Günümüzde dünyanın içinde bulunduğu koşullarda kaygı, depresyon ve diğer birçok ruhsal zorlukla sıkça karşılaşmak olasıdır fakat belki de önemli olan bu deneyimlerin kapsanabileceği ve bireylerin bunların ruhsal altında ezilmesinin önüne geçecek ilişkisel alanların kurulmasıdır. 

Dijital Karşılaşmalar: Çölde Bir Vaha ya da Deniz Suyu

Üçüncü mekanlara ulaşımın giderek zorlaşması ve bunun yarattığı karmaşık psikolojik sonuçlar düşünüldüğünde, karşımıza çok vaatkar bir seçenek olarak çıkan çevrimiçi alanlar ve bu alanlarda kurulan etkileşimler büyük bir ilgi görüyor ve heyecanla karşılanıyor. Öte yandan, insanların yüz yüze sosyal deneyimlere kıyasla çevrimiçi etkileşimlerde sanki bir şey eksikmiş gibi olduğunu ve aslında bu eksiklikten, dokunamamaktan, aynı şekilde temas edememekten duydukları hayal kırıklığını ve engellenmişlik hissini sıklıkla dile getirdiklerine şahit oluyoruz. Burada dile getirilen itirazın üçüncü mekanlara duyulan ihtiyacın (fiziksel veya dijital) büyüklüğünü göstermesi bakımından önemli bulmakla beraber, sanırım bu itirazın nesnenin tabiatıyla uyumsuz olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz. 

Dijital alanlar, bir yandan hayatımızda giderek daha fazla yer kaplar ve daha fazla insanı daha geniş mecralarda bir araya getirirken, öte yandan ise insanların kurulan çok sayıda yüzeysel temasın arasında derinleşmeye devam eden bir yalnızlıktan muzdarip olduğunu görüyoruz. Bu alanlar adeta ısrarla emmeye devam ettiğimiz, doyurmayan, ama kolayca erişilebilen bir emzik gibi, varlığıyla rahatlatıcı ama vaatlerini yerine getiremediği için düş kırıklığına uğratan bir nesnelerle doluyor. Peki bu düş kırıklığının sebebi emzik mi, yoksa ondan doyurucu, sıcak bir meme olmasını bekleyen bizler miyiz? Dijital alanları, onlara atfettiğimiz anlamlar ve cevap vermelerini istediğimiz ihtiyaçlarımızdan azade kılsak acaba bize sunabilecekleri, hatta halihazırda sundukları ne gibi fırsatlar daha görünür hale gelirdi?

Dijital alanların, kendine özgü olanaklılıklarından en önemlisi, fiziksel sınırları aşarak yeni kimlik ve aidiyet biçimleri sunma potansiyeli olabilir. Fakat bunlara geçmeden önce, dijital alanların fiziksel etkileşimlerin yerini tutacak bir alternatif değil, fiziksel etkileşimleri kurmanın zorlaştığı bir dünyada bu alanları yeniden inşa etmeye yarayan bir araç olarak değerlendirilmesinin önemine değinmeyi kıymetli buluyorum. Tıpkı büyük şehirlerde yaşamanın sunduğu anonimitenin özgürlüğü ve bir yabancı olmanın yalnızlığı arasındakine benzer bir çelişki sonsuz dijital alanlar içerisinde de kendini gösterir. Dijital alanlar da insanlara ihtiyaç duydukları görülme ve saklanabilme fırsatlarını aynı anda sunarak, bireylerin ötekilerle kurdukları içsel yakınlık ve mesafeyi ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlayabilmelerine imkan tanır. Bu esneklik, yeni ilişkiler kurmanın kaygı verici olduğu zamanlarda cesaret verici denemelere kapı aralarken, aynı zamanda ilişkilerde yapılan yatırımların kolayca geri çekilebilmesi nedeniyle sürdürülebilir bağlar kurmayı zorlaştırabilir. Dijital mekânlar, kendini ifade etme ve ilişki kurma konusunda bireylere bir tür güvenli liman sunar; bu limanlardan fiziksel karşılaşmalara yelken açmak ya da, fiziksel gerçekliğin zorluklarına karşı bu limanlara sığınmak mümkün hale gelir. Ancak, bu güvenli limanların sunduğu konfora fazla alışmak, dalgalı denizlere açılma cesaretini zayıflatabilir; bu durum, ötekilere karşı sorumluluklardan kaçınmaya yol açarak, zamanla fiziksel dünyadaki ilişkilere yapılan duygusal yatırımın azalmasına ve sosyal-duygusal becerilerin zayıflamasına neden olabilir. Sonuç olarak, dijital alanlar, fiziksel dünyadaki etkileşimlerin yeniden yapılandırılmasına olanak tanıyan dinamik bir araç olarak değerlendirilebilir; ancak bu alanın sunduğu kolaylıkların, uzun vadede ilişkisel becerilerimizi zayıflatmaması ve fiziksel alanlardan kaçınmanın fobik bir hal almaması için bu alanların nasıl yapılandırıldığı ve kullandığına dikkat etmek önemli olabilir.

Öte yandan, dijital mekânlar, fiziksel mekanların sınırların ötesinde yeni deneyimlerin ortaya çıkmasına da olanak tanır. Bu alanlarda ilişkiler,  fiziksel mekânlarda mümkün olmayan sibernetik ağlarla örülür. Böylece benlik, dışa doğru genişleyip farklı performatif olanaklarla buluşabilir. Örneğin, bir avatarla özdeşleşerek dijital alanı o beden imgesi üzerinden deneyimlemek mümkündür. Ancak bu süreçte fiziksel bedenin varlığı ortadan kalkmaz, çünkü dijital benlik, ancak fiziksel be(de)n üzerinden geçerek zihinsel bir temsile dönüşebilir ve duyumsanabilir. Yine de, dijital mekânlar benliğe başka olanaklara açılabileceği bir zemin sunar.

Beden, benliğin mekâna temas eden yüzeyi olarak, tahakküm yapılarının izlerini taşır ve deneyimi maddeye bağlar. Kültür/doğa, erkek/kadın ve özne/nesne gibi hiyerarşik ikiliklerin görünür kılındığı bir yüzey, hatta bazen bir sınır çizgisidir.

Sara Ahmed’in Queer Phenomenology eserinde vurguladığı gibi, benlik kişinin kendini ‘öteki’ye göre konumlandırmasıyla şekillenir: “Bedensel şema, ‘evinde olan’ bir bedendir. Eğer dünya beyaz olarak inşa edilirse, o zaman evinde olan beden beyazlığı barındırabilen bir bedendir” (Ahmed, 2006, s. 111). Dijital karşılaşmalarda hem bedenler sibernetik ağlarla evlerin dışına taşar, hem de dış dünya bu hatlardan eve sızar. Sınırların geçirgen hale geldiği bu zeminde, siyah ve beyazın ötesinde üçüncülüğe imkan tanıyan bu alanda, farklı renklerde be(de)nler tasavvur etmek de mümkün hale gelir. Elbette, bu deneyimler fiziksel mekânlarda da mümkündür, ancak dijital mekânların sunduğu olanakların, farklı bir renk paletine ulaşmayı mümkün kıldığını düşünüyorum. Gösteren ve gösterilen ilişkilerinin yeniden kurulmasına imkan tanıyan bu kaygan zeminlerde fiziksel dünyanın katı anlam yapıları ayakta kalmakta zorlanırken, öznelliğin kendi ifadelerini yeniden kurabilmesine olanak tanıyan bir akışkanlığa alan açılır. Aynı zamanda, kazanılan bu yeni renkler ve olma/akma biçimleri, fiziksel mekanlardaki deneyimlere de yeni boyutlar katmakta, ben ve öteki sınırının kalktığı bir deneyimin içinden bir kez geçildikten sonra ötekilerle fiziksel mekanlarda kurulan ilişkileri de yeniden düşlemek mümkün hale gelmektedir.

Aidiyetin Yeniden İnşası: Mikro Üçüncü Mekânlar

Özellikle fiziksel üçüncü mekanlara erişim giderek daha zor hale geliyor olmasının yarattığı ruhsallık içi ve ruhsallıklar arası olumsuz sonuçlar üzerine düşünürken bu durumu, sadece maruz kaldığımız, başımıza gelen ve mağduru olduğumuz bir deneyim olarak konumlandırmanın hatalı olacağını düşünüyorum. Dolayısıyla bir yandan bu alanları kurma ve yaşatmaya dair çeşitli gönülsüzlüklerimiz ve dirençlerimiz olabileceğini de göz önünde bulundurmayı önemli buluyorum. Peki neden kendimize böyle bir “kötülük” yapıyor olabiliriz? Üçüncü alanlarda buluşmanın, bir araya gelmenin, kaygı verici bir tarafı da olabilir mi? Belki de, ben ve biz derken bunlardan neler anladığımıza bakmak ötekilerle yakınlaşmanın yaratabileceği olası kaygılara dair bazı ipuçları sunabilir. 

Çoğu zaman varsaydığımızın aksine, benliğimiz büyük oranda sabit ve tekil değildir; sürekli farklı noktalarda kesişen, karmaşık ve dönüşen ilişki ağları içerisinde yeniden şekillenir. Bu bağlamda, yaşamın dinamizmi ve ötekilerle bir arada olmak, bireyin iç dünyasının yeşermesi için ihtiyaç duyduğumuz temasların kurulmasını sağlar. Ancak zamanla birey için, varlığının varlıklarına bağlı olduğu bu ötekilerle bir araya gelinen kırılgan alanlarda kalmak bir hayli kaygı verici bir deneyim de olabilir. Kendisini var etme potansiyeline sahip bu ötekileri içine alarak kimseye muhtaç olmayacağı bir tümgüçlülüğe kavuşma arzusu duyan birey, bir arada olduğu ötekilere karşı saldırganca davranabilir veya aynı motivasyonlarla kendisine karşı saldırganca davranışlar sergilenebileceğini bekleyerek bu ötekilerden uzaklaşabilir. Uzaklaşmaya dair motivasyonu güçlendiren şeylerden biri de, yalnızlığın ruhsal ağırlığını taşıma pahasına, bireyin kendi iç dünyasına kapanmayı seçerek, başkasına muhtaç olmanın yetersizliğiyle yüzleşmekten kaçınmasıdır. Dolayısıyla yalnızlığı aşıp bir araya gelinebilecek yerler inşa etmeye dair sadece olumlu atıflarımız olmadığını ve bu çabalara, yutma arzusu/yutulma korkusu, iç içe geçme arzusu/işgal edilme korkusu hattında gerçekleşen çatışmaların eşlik ettiğini göz önüne alırsak durumu daha bütüncül bir yaklaşımla ele almış oluruz. 

Çatışan arzularımızı kapsayan bütüncül bir yaklaşım, üçüncü mekanları yeniden kurmak için çabalayacaksak, zaman zaman hayal kırıklığına uğrama riskini de almamız gerektiğini bize hatırlatır. Bu sebeple, üçüncü mekanları kurma çabasının en önemli parçaları belki de, ortak incinilebilirliklerimizi paylaşmak ve kolektif kayıplarımızın yasını birlikte tutmak olacaktır. Bu zeminde kimlerin yasının daha tutulabilir hale geldiğini görünür kılmak ve yasımızı büyütmenin yollarını aramaktan da sorumlu olduğumuzu düşünüyorum. Yalnızca insanlar arası değil; insan olmayan ötekilerle (non-human others) ve canlı olmayan çevreyle kurulan ilişkilerle genişleyen bir ağı tekrar tekrar örmekten. İnsan merkezciliğin ayrıcalıklarıyla yüzleşmeden, insanlar arası dayanışmayı yaşatmanın da her daim sınırlı kalacağı düşüncesindeyim. Tarihsel olarak bir çok farklı örnekte gördüğümüz gibi, merkezde durma iddiasında bulunan iktidar süreçlerinin tanıdığı ve tanımladığı öznellik sınırlarına sığmayanlar gündelik yaşamın kıyısına itilmişlerdir. Ancak, tam da bu kenarda kalmışların kurduğu küçük bahçeler, iktidarın öznelliklerinin belirlediği sınırlara tabii olanların sıkıştıklarında nefes almak için sığındığı mikro buluşma noktalarına dönüşür. Hangi kesişimlerden doğmuş olursa olsun, periferide var olan yaşam, gayri-meşru birleşmeleri sevinçle kucaklayıp alışılagelmedik ittifakların ortaya çıkmasına olanak tanır. Çatışan arzularımızı ve kırılganlıklarımızı sahiplenerek içine girdiğimiz karşılaşmalarda, kendi mikro üçüncü mekanlarımızı kurmak/bulmak mümkün olabilir.

Referanslar

  • Ahmed, S. (2006). Queer Phenomenology: Orientations, Objects, Others. Duke University Press.
  • Bhabha, H. K. (2012). The location of culture. Routledge.
  • Butler, J. (2004). Precarious life: The powers of mourning and violence. Verso.
  • Freud, S. (1917). Mourning and melancholia. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 14.
  • Haraway, D. J. (2016). Staying with the trouble: Making kin in the Chthulucene. Duke University Press.
  • Lacan, J. (1966). Ecrits. Seuil
  • Winnicott, D. W. (1971). Playing and reality. Penguin.

Yorum bırakın